Yüz Gün öykü kapağı
Öykü · 03

Gerilim 10 dk

Yüz Gün

Hayatı hep yarına bıraktı. Ta ki yarını kalmadığını öğrenene kadar.

5 Ekim 2026Özlem Akgül Altuntaş
Sesli öykü

Yüz Gün

Oku & dinle

Seslendirme : ElevenLabs

Yaşamak için ölümü bekleme.

Yeşil ışığın yanmasını beklerken biraz önce doktorun söylediği sözleri tekrar etti:

 “Üç aylık ömrünüz kalmış.”

Cümle havada kaldı. İlk duyduğunda da tıpkı şimdiki gibi, bu söz onun için pek bir anlam ifade etmemişti. Işık yandığında yoluna devam etti.

Trafik, koşturan insanlar, sokak hayvanları…

“Her şey nasıl da olması gerektiği gibi,” diye düşündü.

Doktorun sözünü hatırladı yine. Ama bu kez farklı bir şekilde tekrarladı:

“Ömrünüz, üç ay kaldı.”

Derin bir nefes aldı. Söylediği hâlâ manasız geliyordu. Gideceği mesafe kısa olmasına rağmen, iş çıkış saatine denk geldiği için trafik epey yoğundu. Uzun süredir aynı pozisyonda oturmanın verdiği bel ağrısı, durumu daha da içinden çıkılamaz hâle sokuyordu. Arkadaki araçtan gelen korna sesiyle irkildi. Sinirleri iyice gerildi. Ağzından tükürükler saçarak isyan etti:

“Lanet olası trafik! Allah belanı versin! Bıktım her gün aynı teraneden!”

Hırsını alamadı. Bu kez direksiyonu yumrukladı.

Trafik açılmaya başlarken yolun sağında bir park yeri ilişti gözüne. Hemen direksiyonu o yöne çevirdi. Aracını park ettikten sonra gözlerini kapatarak başını koltuğa yasladı.

“Ömrüm, üç ay kadarcık mı şimdi?”

Sözü söylediği an, gözünde şimşekler çakmıştı. Boğazı düğümlenmiş, nefes alması zorlaşmıştı. Burnu sızlamaya başladı, kelimeler dilinin ucuna geliyor ama o yutkunmakla yetiniyordu.

Tekrar etti:

“Ömrüm… üç ay… kaldı…”

Kalbi göğsüne sığmıyor, deli gibi atıyordu. Dikiz aynasından kendine baktı. Alnında boncuk boncuk terler, gözlerinde dehşet vardı. Dayanamadı, acı gerçeği aynadaki gözlerinin içine bakarak söyledi: “Ölüyorum.”

Direksiyona bir yumruk attı.

“Ben…” dedi. “Üç ay bana yetmez.”

Başını koltuğun başlığına vurdu.

  “Dört ay sonra kızım üniversite sınavına girecek. Beş ay sonra tatil rezervasyonumuz var. Karıma söz verdim; birlikte aşçılık kursuna gideceğiz. Ee, bir de bunun emeklilik planları var. Kızı evlendirip dünyayı gezecektik. Kendimi bildim bileli çalışıyorum; biraz keyif yapacaktık…”

Çaresizce sağa sola baktı, başını salladı.

“Yok! Olmaz, katiyen gidemem… Nereden çıktı bu gitme işi şimdi? Alt tarafı, basit bir hastalık her yeri sarmış. Ne var ki bunda? Dinlenirim geçer… Sahi geçer mi acaba? Bir de kamp işi vardı; Ahmetlerle gidecektik. Hanımları evde bırakıp zil zurna sarhoş olana kadar içecektik de… Yok! Asla olmaz. Henüz çok erken, gidemem. Bir sürü işim var.  Sahi, ne kadar kalmıştı? Üç ay…”

Kontağı çevirdi. Motor sesi gelir gelmez radyonun düğmesine bastı. Karşısına çıkan ilk şarkıda müziğin sesini sonuna kadar açtı. Aynada saçını sakalını düzelttikten sonra yola koyuldu.

Hastalığını düşünmeme kararı aldı. Bu kez duyduklarını yok sayacaktı. Eve gidene kadar radyodaki tüm şarkılara eşlik etti.

Köşedeki pastaneye uğradı. Raftaki en büyük ve en gösterişli pastayı seçti, ardından eve yöneldi.

Apartmanın içine girer girmez kızarmış balık kokusunu aldı. Tüm merdivenleri kaplayan bu kokuyu içine çektiği ilk anda acıktığını fark etti.

“Ah ulan, hadi bizim evde pişmiş olsun.”

Kendi katına çıktıkça koku yoğunlaşıyordu. Heyecanla zili çaldı. Eşi kapıyı açar açmaz, apartmandan aldığı kokunun kendi evinden geldiğini anladığında dünyalar onun oldu.

Birden burnu sızlamaya başladı. Boğazı düğümlendi, gözlerinin yaşardığını anladığı anda kendini hızla banyoya attı. Ağlama krizine girmişti. Üstelik öyle bir ağlıyordu ki, hıçkırıklara boğulmuştu. Eşi duymasın diye kapıyı kilitledi. Eliyle ağzını kapatmayı denedi ama fayda etmiyordu. Küvetin musluğunu sonuna kadar açtı.

Kızarmış bir tava balık bütün hâletiruhiyesini alt üst etmişti.

Bir süre ağladıktan sonra yüzünü gözünü yıkayarak kendini toparladı. Yemek esnasında kimseye belli etmemek için sohbet ediyor, arada espri yapmaya çalışıyordu.

Eşi gün içinde yaptıklarını heyecanla anlatırken, kızı, sıranın ona gelmesi için annesini dürtüyordu. O da resim kursunda öğrendiklerini babasına göstermek için yemeğin bitmesini bekliyordu.

Tüm akşamı sohbet ederek geçirdiler. Çayla birlikte pastasından yerken duraksadı.

“Hiç bu kadar güzel pasta yememiştim.”

Kızı hemen atıldı:

“Baba, sen pasta yemezsin ki!”

“Çok aptalmışım, kızım.”

“Olsun babacığım, bundan sonra yersin.”

Eşi karşı kanepede kocasını izliyordu. Ondaki değişimi fark etmişti ama sormaya çekiniyordu. Gece yatağa girdiklerinde ne kadar ısrar etse de nesi olduğunu öğrenememişti.

Ayhan herkes uyuduktan sonra kalktı. Bir sigara yaktı ve balkona çıktı. Gecenin sessizliğinde, sigarasının dumanını içine derin derin çekerken caddedeki arabaları izliyordu. “Aylar sonra siz yaşamınıza devam ederken ben gitmiş olacağım,” diye düşününce canı sıkıldı.

İşleri geldi aklına. Kesilecek faturalar, ödenecek çekler, alınacak tahsilatlar… Daha bir sürü verilecek beyannamesi vardı. Kim yapacaktı bunları şimdi? Uğruna her şeyden geri kaldığı işi, o yokken nasıl idare edilecekti.

Hayatı gözlerinin önünden geçiyordu. Kendini hep işine adamıştı. Tatile gidilecek; işim var. Alışverişe çıkılacak; işim var. Kızının okul mezuniyeti, eşinin tahlilleri, hastalık günleri… Her zaman önceliği işiydi.

Pişmanlık, öfke, hayal kırıklığı; tüm duyguları birbirine karışmıştı. En çok da yarım kalmışlıkları canını sıkıyordu.

***

Sabah telefonun alarmı çaldığında uyandı. Yataktan kalkmadan komodinin üzerindeki telefona uzanarak alarmı susturdu. Tam kalkarken vazgeçti, sırtüstü uzandı, gözlerini tavana dikti.

“Madem kısacık ömrüm kaldı, bundan sonra dilediğim gibi yaşayacağım.”

O gün işe gitmedi. Sonraki gün de…

Üçüncü gün patronu aradı. Telefona uzunca bir süre baktıktan sonra sessize aldı.

Zamanını artık ailesiyle geçiriyor, yapmak isteyip de yapamadığı ne varsa hepsini tek tek yapıyordu.

Karısı ve kızı sorduklarındaysa, “Çok yoruldum, biraz dinleniyorum,” diyordu.

İlk iş, karısıyla aşçılık kursuna yazıldı. Her gün birlikte birçok tarif deniyorlardı; yaptıkları şeyleri, şekerim çıkar, diye endişe etmeden doya doya yiyordu. Kursa yazıldıkları ilk gün öylesine eğlenmişlerdi ki, o gece yatana kadar evde Ayhan’ın sakarlıkları konuşuldu. Ayhan, karısına “Eminim ki şu an bütün öğrenciler ailesine beni anlatıp gülüyordur,” diyerek kendisiyle dalga geçti.

Sonraki gün kızıyla birlikte doğa resmi yaptılar. Salonun tüm eşyalarını bir köşeye çekerek evi minik bir atölyeye çevirmişlerdi. Günün sonunda her yeri batırmış olsalar da, eşi Sinem çok eğlendiklerini gördüğü için onlara hiç kızmadı.

İlk kez lunaparka gitti. Hayali olan motosiklete bindi. Hatta karısıyla pedikür bile yaptırdı. Ömrünün son demlerinde birçok anı biriktiriyordu. Kendince günlerin tadını doya doya çıkarıyordu. İlk kez yaşadığını hissediyordu.

“Keşke,” diye düşündü, “hayatı bu kadar kaçırmasaydım.”

Eskiden yapmadığı birçok şeyi yapıyordu artık. Bu yeni düzeni ona öyle iyi gelmişti ki, “Meğer dünyada ne güzellikler varmış,” diyordu her seferinde.

Öldüm, ölüyorum derken günler birbirini kovalamış, haftalar farkına bile varmadan aylara dönmüştü. Ölümü düşündüğü zamanlar oluyordu ama zihnini hemen başka şeylerle oyalıyordu.

Kara haberi aldığının üzerinden yüz gün geçmişti.

Tüm resmi işlemleri gizlice halletmişti. Geçirdiği yüz gün boyunca hiç olmadığı kadar mutlu olmuştu. İlk kez tat almıştı dünyadan.

Bir sabah takvime baktı. Doktorun verdiği süre çoktan dolmuştu ama hâlâ hayattaydı ve sabahları gözlerini açmaya devam ediyordu.

Bir gün…

Telefonu çaldı. Arayan doktoruydu. Açmadan bir süre ekrana baktı. Telefonun açma tuşuna bastıktan sonra derin bir nefes aldı.

“Alo.”

“Ayhan Bey, siz misiniz?”

“Evet, benim. Buyurun.”

“Bildiğiniz gibi size üç ay önce bir teşhis koymuştuk ve size ömrünüzün…”

“Neyse doktor, sadede gelin lütfen. O kısmı biliyoruz.”

“Üç ay önceki tetkiklerinizi yeniden incelerken laboratuvar kayıtlarında bir karışıklık olduğunu fark ettik. Size ait olmayan bir sonuç dosyanıza işlenmiş.”

“Nasıl yani? Ölmüyor muyum?”

“Hayır, ölmüyorsunuz. Gayet sağlıklısınız.”

“Üç aylık değil miymiş ömrüm?”

“Hayır, bu sonuçlara göre çok sağlıklısınız.”

Ayhan’ın dudakları titredi.

“Yani… Ölmüyor muyum?”

“Ölmüyorsunuz.”

Gözlerini kapattı. Derin bir nefes aldı.

Telefon kapandı.

Ayhan bir süre elindeki ekrana baktı. Önünde, ne kadar olduğunu bilmediği bir ömür vardı. Gözlerinden yaşlar boşalırken kendine yeminler etti.

Bu kez yaşamayı ertelemeyecekti.

 

Okuyucuya not: Bu telefon gelmez… Hayatı ertelemeyin!

Özlem Akgül Altuntaş

  1. 3 Ekim 2026




ÖASon

Okur yorumları

5yorum
Ekrem ÇınarE-posta doğrulandı

Ayhan, ömrünün sonuna geldiğini sanınca yaşayamadığı anların kıymetini anladı. Oysa bazen bir ömür geçse de geride bırakılanların değeri anlaşılamıyor. Bazı hikâyeler yarım kalıyor, bazı güzel zamanlar ise bir daha geri gelmiyor. İnsanı derinden düşündüren bir anlatım. Kaleminize sağlık.

Özlem Akgül AltuntaşYazarın yanıtı

Düne dönüp hayıflanma, yarını düşünerek endişelenme. Anı yaşa ve hayatın tadını çıkar. Hayatımızı bu düşünceyle şekillendirebilirsek her şeyin çok daha güzel olacağına inanıyorum. Unutmayalım ki, hiçbir zaman, hiçbir şey için geç değildir. Her yeni gün, hayatın bize sunduğu yeni bir fırsattır. Kıymetli yorumunuz için çok teşekkür ederim. Sevgilerimle🌹

L.C

Seslendirme o kadar başarılı ki kendimi hikayenin içinde buldum dinlemek çok keyifliydi kaleminiz bol mürekkepli olsun..

Özlem Akgül AltuntaşYazarın yanıtı

Beğenmenize sevindim. Çok teşekkür ederim. Sevgiler 😊

Küçük Eller öykü kapağıSıradaki öykü15 dk
Küçük Eller