
Korku 10 dk
Evde Bir Şey Var
Önce evin huzuru kayboldu, sonra içindekiler birbirine yabancılaştı. Çünkü bazen bir eve kötülük girdiğinde, gitmesi için kapıyı göstermek yetmez.
Evde Bir Şey Var
Seslendirme : ElevenLabs
Bazı misafirler hiç bir zaman gitmez. Sadece varlıklarını unutturur.
Akşam yemeğinin ardından evdeki herkes, her zamanki gibi kendi köşesine çekilmişti.
Nalan mutfağı toplarken telefonunu tezgâha koymuş, bir yandan iş yapıyor, bir yandan da film izliyordu. İşini bir an önce bitirebilmek için öylesine hızlı hareket ediyordu ki, tabak çanak âdeta havada uçuşuyordu.
Arda, televizyonun karşısındaki koltuğa kurulmuş, çevresinde olup biten her şeyle bağını kesecek kadar maça dalmıştı. Televizyonun sesini öyle açmıştı ki evin stadyumdan pek farkı kalmamıştı.
Çocukları Kuzey ise bambaşka bir dünyadaydı. Telefonunu iki eliyle tutmuş, başını ekrana eğmiş, oyununa gömülmüştü. Aynı evin içinde üç ayrı dünya vardı.
Nalan bir anda ensesinde bir ürperti hissetti. Mevsim bahar olmasına rağmen iliklerine kadar üşüdü. Ellerini kurulayıp hızla arkasına döndü. Kimse yoktu. “Allah Allah,” diye mırıldandı. Tepeden tırnağa titremişti ama üzerinde fazla durmadı. İşlerini yarım yamalak bitirip oturmak için salona geçti.
Kaşlarını çatarak kocasına sordu:
— Ne zaman bitecek maçın?
Arda maçın heyecanıyla koltuğun ucuna kadar gelmiş, hop oturup hop kalkıyordu. Nalan’ı duymadı bile.
Nalan bu kez sesini yükseltti.
— Şişt! Sana diyorum. Maç ne zaman bitecek?
Arda gözlerini televizyondan ayırmadan cevap verdi:
— Son dakikalar. Dur, sessiz ol ya!
Nalan’ın yüzü asıldı. Zaten son zamanlarda evliliklerindeki heyecan iyiden iyiye kaybolmuştu. Kocasıyla eskisi gibi sohbet etmiyor, neredeyse hiç birlikte vakit geçirmiyorlardı. Üstelik mesele yalnızca bununla da sınırlı değildi.
Arda dışarıda ne kadar iyi, sevecen ve anlayışlı bir adam gibi görünse de, evde bambaşka birine dönüşüyordu. En ufak şeye sinirlenen, kaba ve tahammülsüz bir adamdı artık. Onun bu hâli zamanla Nalan’ı da değiştirmişti. Bir zamanlar alttan aldığı şeylere artık katlanamıyor, Arda’nın her ters sözünde içindeki öfkenin biraz daha büyüdüğünü hissediyordu.
İki gün sonra, evlerine gündelik temizliğe gelen Selma, işini bitirmiş, gitmek üzereyken Nalan’ın yanına geldi.
— Abla, ben artık temizliğe gelmek istemiyorum.
Nalan şaşkınlıkla yüzüne baktı.
— Niye, ne oldu?
Selma bir an duraksadı. Söylemekle söylememek arasında kalmış gibi sağa sola bakındı.
— Ben bu evden iyi enerji almıyorum, abla.
Nalan tek kaşını kaldırdı.
— Ne enerjisi, ne saçmalıyorsun sen?
Selma sesini iyice alçaltıp Nalan’a doğru eğildi.
— Abla, ben sana ne zamandır söylemiyorum ama... Senin evinde sürekli gölgeler görüyorum. Bazen gözümün ucundan bir şey geçiyor; dönüp bakıyorum kimse yok. Bir de sürekli birisi beni izliyormuş gibi hissediyorum.
Nalan kahkahayı bastı.
— Ne izlemesi, ne gölgesi? Saçmalama, Selma!
Selma gülmedi. Aksine yüzü daha da ciddileşti.
— Abla öyle deme. Ben senin evde üç harfliler olduğundan şüpheleniyorum.
— Ya salaklaşma, Selma! O da nereden çıktı? Böyle saçma sapan şeyleri nereden öğreniyorsunuz?
— Vallahi abla, bak dışarıda turp gibiyim ama senin eve geliyorum, daha kapıdan girer girmez bütün gücüm kuvvetim çekiliyor. Bir de içime bir sıkıntı basıyor. Kendimi çok mutsuz hissediyorum burada.
Nalan’ın iyice tepesi atmıştı.
— Aman, gelmezsen gelme! Madem istemiyorsun, bari daha iyi bir bahane bulsaydın!
Selma cevap vermedi. Çantasını omzuna astı, tam evden çıkacakken durdu. Bakışları Nalan’ın yatak odasına takıldı. Yüzündeki ifade bir anda değişti. Nalan bunu hemen fark etti. O da aynı yere döndü ancak görünürde hiçbir şey yoktu.
Tekrar Selma’ya baktığında kadın çoktan çıkmış, asansöre binmişti.
Nalan, Selma’ya kızmıştı kızmasına ama söyledikleri de aklından hiç çıkmıyordu. Özellikle, “Senin eve geliyorum, daha kapıdan girer girmez bütün gücüm kuvvetim çekiliyor. Bir de içimi bir sıkıntı basıyor. Kendimi çok mutsuz hissediyorum burada.” Sözleri sürekli zihninde yankılanıyordu. Çünkü aynısını o da hissediyordu ama dillendirmiyordu.
Bir de Arda konusu vardı. Evde bambaşka bir insan oluyordu. “Acaba,” diye düşündü. Selma haklı olabilir miydi?
Selma’nın işi bir anda bırakması yetmezmiş gibi, bir de Nalan’ın aklına bir kamyon dolusu şüpheyi de boca edip gitmişti.
Akşam olup Arda eve geldiğinde, onu site kamerasından izleyen Nalan daha o kapı zilini çalmadan kapıyı açmıştı. Arda, arkadaşıyla telefonda konuşuyor, uzun zamandır Nalan’ın görmediği şekilde içten gülümsüyordu. Bir şey çok dikkatini çekmişti; Arda telefonu kapatıp eve girer girmez kaşları çatılmıştı. Sanki evin kapısında bir bariyer vardı ve içeri girenlerin gülmesi yasaklanmıştı.
Yemek için masaya oturduklarında Nalan, yatak odasında unuttuğu telefonunu hızlıca alıp döndü. O sırada Arda, masadan kalktığında Kuzey’in odasının ışığını açık görünce bağırarak soluğu çocuğun tepesinde aldı. Bağırdığı yetmezmiş gibi oğluna gözünü kırpmadan sert bir tokat indirdi.
Kaşlarını çatmıştı.
— Ben sana, ışıkları açık bırakma, demedim mi?
Çocuk korkuyla cevapladı:
— Baba, vallahi ben açık bırakmadım.
— Kes sesini geri zekâlı!
Nalan dayanamadı, araya girdi:
— Ben az önce önünden geçtim, bütün ışıklar kapalıydı.
Arda bu kez Nalan’a öfkeyle haykırdı:
— Ben yalan mı söylüyorum! Ana oğul bir olmuşsunuz zaten!
O akşamdan sonra Arda bambaşka bir adam olmuştu. Sudan sebeplerle Kuzey’e sürekli bağırıyordu. Oyuncakları dağıtmasına, kitabın sayfasını kırıştırmasına, ışıkları açık bırakmasına… Kısaca çocuğun her şeyi ona batıyordu.
Nalan, Arda’nın tavrını gördükçe sürekli Selma’nın söylediklerini düşünüyordu.
Evdeki üç kişi birbirinden nefret ediyor gibiydi.
Arda, dışarıda aynı güler yüzlü adam olmaya devam ettiği hâlde, en ufak hatasında Kuzey’i dövdükçe Nalan’ın sabrı da iyice tükenmişti. Artık o da kocasına büyük öfke duyuyordu.
Evde sürekli eşyalar kayboluyordu. Üstelik kaybolan bu eşyalar her seferinde bir kaosa sebep oluyordu.
Ancak bir gece Nalan için dönüm noktası oldu. Yine her zaman olduğu gibi gergin geçen bir akşam, Arda basit bir konu yüzünden Kuzey’e bağırmıştı. Çocuk kendini savunmak isterken babası kendini kaybetmişti.
Arda bir hışımla Kuzey’in üzerine fırladı. Öfkeden öyle bir gözü dönmüştü ki, çocuğa iki tokat attı. Ama bir türlü öfkesini dindiremiyordu.
Nalan kocasının gözlerine baktığında ilk kez bu kadar çok korkmuştu. Arda gitmiş, sanki yerine bambaşka bir insan gelmişti. Gözlerinin ardında öfkeden deliye dönmüş başka bir varlık var gibiydi.
Arda, Kuzey’e saldırdığında, Nalan da kendini kaybederek kocasına saldırmıştı. Bu kez Arda, Nalan’ı hedef almıştı. Yaşanan arbede, her üçünde de biraz küçük sıyrıkla son bulmuştu.
O gece kimse konuşmadı. Nalan, Arda’nın öfkesi karşısında çaresiz kalmıştı. “Bu adam bizi kesecek,” diye düşünmeden edemiyordu. Ya o bizi öldürecek ya da biz onu…
“Böyle bir öfke hiç normal,” değil diyerek yapmayı düşündüğü en son şeyi yaptı, Selma’ya mesaj attı:
“Selma, yarın bana gelir misin? Durum çok acil.”
Selma çok geçmeden cevapladı:
“Tamam abla.”
Arda işe, Kuzey okula gittikten sonra Nalan, Selma’yı beklemeye başladı. Eve baktıkça içi ürperiyordu. Bu evde her ne varsa hiç iyi bir şey olmadığı belliydi.
Selma kapıdan girerken bir şeyler mırıldanıyordu. Nalan’ın ne olduğunu tahmin etmesi hiç zor değildi. Selma belli ki bildiği tüm duaları mırıldandıktan sonra önce kendine sonra eve doğru üfledi.
Birlikte balkona geçtiler. Nalan evin içinde konuşmak istememişti.
— Selma, haklı olabilirsin.
— Hangi konuda, abla?
Nalan bir süre duraksadıktan sonra cevapladı:
— Ev konusunda… Bu evde bir şey var. Bizi değiştiriyor, bambaşka bir insana çeviriyor.
Derin bir nefes çektikten sonra devam etti:
— Geçen akşam Arda kendini o kadar kaybetti ki, bir an bizi kesecek sandım.
Selma gözlerini kocaman açarak heyecanlı bir şekilde atıldı:
— Ne diyorsun, abla? Vallahi mi?
— Vallahi ya!
— Aman, Allah korusun!
— Ben ne yapabilirim peki?
Nalan hemen cevaplamadı. Bir müddet dışarıyı seyretti. Aklından geçenleri dile dökemiyor gibi bir hâli vardı. Ancak bir şekilde bu sorunu çözmesi gerekiyordu.
— Bana bir hoca bul.
Selma bu teklife hiç şaşırmamıştı. Hatta o kadar normal karşılamıştı ki başını hemen “tamam” anlamında sallayarak “Merak etme abla, o iş bende,” dedikten sonra “ben hemen gidip araştıracağım,” diyerek ayrıldı evden.
Çok geçmeden Selma, bir hocanın adresiyle Nalan’ı aradı. Nalan vakit kaybetmeden Selma’yı da alarak hocanın yolunu tuttu.
Adrese vardıklarında Nalan “Benim burada ne işim var?” diye düşünse de, “Çaresizlikten,” diyerek kendini teselli ediyordu.
Hocanın evine girdiklerinde içini bir ürperti kapladı. Ev, üç katlı bir binanın giriş katındaydı. Kapısından içeri girdikleri anda genzi yoğun tütsü kokusuyla dolmuştu. Akşam olmak üzereydi ama buna rağmen evde hiç ışık açılmamıştı ve içerisi oldukça karanlıktı. Ev bu hâliyle tıpkı bir korku filminden fırlamış gibiydi.
Onları hocanın hanımı karşılamıştı. Sessizce içeri buyur etmiş, oturmaları için hocanın tam karşısında bulunan yerdeki minderleri göstermişti. Selma'yla yan yana yer minderlerine oturan Nalan, sessizce etrafı inceliyordu. Ev oldukça eski ve harabe hâldeydi. Eşyalara bakılırsa burası yalnızca bu işler için kullanılıyordu. Her yerde Kur’an ve gizli ilimler adı altında kitaplar diziliydi.
Hoca, gelenlere göz ucuyla baktıktan sonra sakince nesi olduğunu sordu. Nalan sanki aylardır bu soruyu bekliyormuşçasına tüm yaşadıklarını bir çırpıda anlattı.
Nalan tüm sorunlarını tek tek sıraladı. Aylardır evde gergin olduklarını; kocasının dışarıda iyi olduğunu ama eve geldiğinde gözü döndüğünü; çocuğuna en ufak bir şeyde bağırdığını; evde sürekli eşyaların kaybolduğunu; ışıkların kendi kendine açıldığını; etrafta gölgelerin gezdiğini; bir gece neredeyse onları öldürecek kadar sinirlendiğini tüm ayrıntılarına kadar anlattı.
Hoca dikkatle dinledikten sonra ondan bir takım bilgileri alıp bir süre kendi kendine bir şeyler mırıldanmaya başladı. Uzun bir süre dua okuduktan sonra gözlerini kapattı ve konuşmaya başladı:
— Nalan kızım, siz gece yarısı çöpün üzerine su atmışsınız.
Nalan kısa bir an düşündü ve şaşırarak atıldı:
— Evet, ama siz bunu nasıl…
Hoca devam etti:
— Attığınız bu su, o sırada orada olan bir cine denk gelmiş ve onun tarafından musallata uğramışsın. Bu cin size kızmış, sizin evinizi kendine mesken edinmiş ve sizinle uğraşıyor.
Hocanın sakince söylemesinin tam tersine Nalan gözlerini kocaman açarak hızlıca sordu:
— Uğraşıyor derken?
— Sizinle eğleniyor.
— Nasıl ya? Nereden çıktı bu şimdi? Peki, nasıl kurtulacağız?
— Dua ederek. Allah’tan yardım isteyeceğiz. Size bir takım dualar vereceğim. Bazılarını okuyacak, bazılarını ise üzerinizde taşıyacaksınız.
Nalan cevap vermeden yalnızca onaylarcasına başını salladı. Bir süre bekledikten sonra hocadan duaları alarak evin yolunu tuttu.
O günden sonra Nalan her denileni yaptı. Bir süre evde rahatlama olmuştu ancak hiçbir sorun tamamıyla bitmemişti.
Aradan birkaç ay geçtikten sonra aynı sorunlar yine başladı. Üstelik bu kez şiddetini arttırmıştı.
Bir gece Nalan uyku ile uyanıklık arasında, rüyasında çirkin bir ifadeye sahip bir yüz gördü. Yüzü simsiyah, pörtlek kırmızı gözlü, saçı başı dağınık bir cin; tam karşısına geçmiş, yırtık ağzıyla ona gülümsüyor, delirmiş gibi kahkahalar atıyordu.
— Benden kurtulacağını mı sandın?
Terler içinde uyanan Nalan’ın sabaha kadar gözüne uyku girmemişti. Haksız da sayılmazdı. O günden sonra varlık, yaptıklarının şiddetini arttırmıştı. Artık evdekilere ne gündüz ne de gece rahat yüzü vardı.
Nalan başka bir hoca aramaya başladı. En sonunda internetten hüddam hocası Necmi Efendi’ye ulaştı. Necmi Efendi onu dikkatle dinledikten sonra “Tüm sorunlarını çözeceğim,” diyerek ertesi gün akşam evine geleceğini söyledi.
Nalan o gece Kuzey’i babaannesinde yatıya bıraktıktan sonra hocayı beklemeye başladı.
Hoca eve geldiğinde daha kapıdan girer girmez evdeki korkunç havayı hissetmişti. Hiçbir şey demeden kafasını sallayarak dualar okuyor, sağa sola üflüyordu. Arda, Nalan’a “nereden çıkardın bu işi başımıza” diye kötü kötü bakıyordu.
Necmi Efendi, salonun ortasına sandalye koyarak Nalan’ı oturttuktan sonra dualarını okumaya başladı. Arda yanlarında duruyor, elinde bir bardak suyla Nalan’ın başında dikiliyordu.
Hoca sürekli dualar okuyor, tespihler çekiyordu. Hoca okudukça Nalan’ın sesi değişmeye başladı. Önce boğazından bir hırıltıyla konuştu, ardından bir inleme duyuldu. Hoca devam ettikçe kadının rengi değişiyordu.
Hoca tüm duaları bitirdiğinde Nalan’ın eline bir ayna tutuşturup bakmasını istedi. Nalan yavaşça aynayı tam karşısına getirdiğinde gördüğü karşısında çığlık attı.
Aynada kocaman pörtlek gözleriyle rüyasındaki cin ona bakıyordu. Ama bu kez gülümsemek yerine korkutucu ve tehditkâr bir hâldeydi.
Hoca eğilerek Nalan’ın kulağından içeriye seslendi:
— Derhâl bulunduğun bedeni terk et!
Varlık direniyor, gitmek istemiyordu. Nalan oturduğu sandalyeye çakılmış gibiydi. Ellerini geriyor, ayaklarını uzatıyordu. Bazen de elektrik verilmiş gibi titriyordu. Arada delirmiş gibi çığlıklar atıyor; her seferinde Arda’yı korkudan zıplatmayı başarıyordu. Necmi Efendi bir kez daha emretti ancak cin gitmeyi reddetti. Bunun üzerine son kez tehdit etti fakat aldığı cevap yine aynıydı: “Hayır.”
Nalan, epilepsi krizi geçirircesine olduğu yerde titremeye başladı. Vücudu bir anda kaskatı kesilmişti. İçindeki varlık, karşılaştığı muameleden hiç hoşnut olmamış, öfkesinin hesabını Nalan’dan sormaya başlamıştı.
Hoca tekrar bağırdı ve bedeni terk etmesini istedi.
Bu sırada Arda korkudan ne yapacağını şaşırmış, karsının yüzüne su serpiyordu.
Hoca oldukça sinirlenmiş bir şekilde olanca gücüyle haykırdı:
— Sana emrediyorum; bu bedeni terk et!
Cin yine söz dinlemeyince, bu kez bambaşka dualar okumaya başladı. Eline aldığı bir kâğıdı leğenin içine koydu ve dualarını sürdürerek ateşe verdi. Kâğıt alev aldıkça varlık da yanmaya başladı. Alevler kâğıdı tamamen küle çevirdiğinde, davetsiz misafir de böylelikle onunla birlikte can vermişti. Kısa süre sonra kendine gelen Nalan, korkuyla aynaya baktı. Aynada gördüğü tek şey, ağlamaktan rimeli akmış yüzü ve darmadağın saçlarıydı.
Hoca, eşyalarını toparlayıp evden ayrılırken kapıda bir an durdu. Arkasına dönüp onlara baktı ve gülümsedi. Nalan bu gülümsemeye şaşırmış fakat ne anlama geldiğini çözememişti.
Hoca gittikten sonra yeniden aynaya baktığında sebebini anladı. Aynada kocasıyla kendisini yan yana, el ele gördü. Uzun zamandır ilk kez el ele tutuşuyorlardı. Nalan, aynadaki görüntülerine uzun uzun baktı. Kocasının elini biraz daha sıkı tuttu. Haftalardır evin içinde dolaşan o ağır, boğucu hava sanki bir anda dağılmıştı. İlk kez derin bir nefes alabildi. Kocasıyla göz göze geldiklerinde ikisi de hiçbir şey söylemedi.
Söylenecek söz kalmamış gibiydi. Nalan başını onun omzuna yasladı.
Tam odadan çıkacakları sırada aynanın üzerinde belli belirsiz bir buğu oluştu.
Nalan fark etmedi. Buğunun üzerinde önce tek bir çizgi belirdi, ardından bir tane daha.
Sanki görünmeyen bir parmak, aynanın öteki tarafından cama dokunmuştu.
Özlem Akgül Altuntaş
3 Ekim 2026


Bazen insan aynaya bakmaya korkar ya belkide aynada gördüğü kendisinden değil gerçekte sakladıklarından korkar… Öyküden sonra aynaların gizemini daha da düşünür oldum..
ÖAÖzlem Akgül AltuntaşYazarın yanıtı
Belki de korkutan yanı bize yüzümüzü değil, sakladıklarımızı gösterebilme ihtimalidir… Öykümün sizde böyle bir iz bırakmasına çok sevindim. Sevgilerimle.